Erdoğan’ın üç temel yönelimi ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin ekonomisi

  • 11 Nisan 2014 Cuma

Sanıyorum şu günlerden başlayarak yalnız siyaset tarafında değil, ekonomide de Cumhurbaşkanlığı seçimi ve seçim sonrasında fiili olarak da oluşacak yeni siyasi durumla ilgili risk değerlendirmeleri ağırlık kazanacak.

Ekonomide Türkiye ile ilgili gelen raporlara, açıklamalara bakıyorum; çoğunlukla iki temel noktaya ısrarlı vurgu var; birincisi Türkiye’de halen kırılganlığın yüksek olduğu vurgusu, ikincisi ise 2014’ten başlayarak büyümenin yüzde 2 ile 3 arasında olması gerektiği… Örneğin IMF Türkiye’nin 2014 büyüme tahminini yüzde 3.5’ten, 2.3’e indirdi; IMF, hâlâ büyüme yüzde 4 ve üzeri olursa cari açık artar diye tutturmuş vaziyette. Nitekim, küresel finans raporu ile ilgili basın toplantısında Para ve Sermaye Piyasaları bölüm başkanı Matthew Jones, tam da benim yukarıda belirttiğim iki temel konuyu tekrar gündeme getirdi. İlk önce ‘Türkiye’deki kırılganlık devam ediyor’ dedi sonra da sözü cari açığa getirerek, enflasyon ve cari açığı zorlayacak riskli yüksek büyümeden vazgeçilmesi gerektiğini tavsiye etti.

Büyümeyi düşürün, çünkü…

IMF kaynaklı bu açıklamayı önünüze koyun ve şu an küresel piyasaları yönlendiren bütün derecelendirme kuruluşlarının, banka ve finans kurumlarının raporlarına, aynı anda, bakın aynı vurguları görürsünüz. Sizin siyasi ve ekonomik kırılganlığınız var; büyümeyi düşürün.

Tabii ki büyümeyi, Türkiye gibi dinamik bir ülkede, kısa yoldan düşürmenin en kestirme ve sonuç alıcı yolu, faizleri yüksek tutmak hatta dünyada en yüksek reel faizi veren ülke olmak… Ama işin acı tarafı, artık ipliği pazara çıkan ve en bildik kaynak aktarma yöntemlerinden biri olan bu kandırmaca bizim basınımızda, akademide hatta ve hatta ekonomiyi yönlendiren kamu kurumlarımızda yaygın kabul görüyor.

Hepsi yalan; inanın!

Öncelikle Türkiye’de büyüme artarsa, enflasyon ve cari açık artar yalanına gelelim; bu sav tam da IMF’nin dayattığı ortodoks-neoliberal para ve maliye politikaları geçerli olursa doğruluğu olan bir savdır. Bu politikalar, gelişmekte olan ülkeler için şu ezberi tekrarlarlar; ‘paranızın değerini, ancak kısa vadeli yüksek girişlerle korursunuz, bunun için de faizler daima ortalama sanayi kârlılıklarından yüksek olmalıdır. Küresel tekelci yapılara bağlı tekel sistemi dışındaki KOBİ’lerin dış pazara dayalı denetimsiz ve hızlı büyümeleri yüksek fon ihtiyaçları ve kamusal altyapı yatırımı taleplerini oluşturur bu da, enflasyonist ve açık artıran bir unsurdur.’ Gereksiz(!) altyapı yatırımları, kamuda ve sanayide iç talebi yukarı çekecek yüksek ücret ve banka sisteminin tekeller dışındaki sanayiyi fonlaması IMF’ci politikalar için yasaklar listesindedir. Hele hele beşeri sermayeyi yukarı çekecek sağlık ve eğitim harcamalarının bütçede artması, kafası neoliberal safsatalarla dolu bir ‘piyasacı’ için kıyametin erken habercisidir. Bundan dolayı siz bütün ekonomik dengelerinizi, kısa vadeli girişlerle açık kapatma ve birkaç tekel üzerinden dışa açılma ve sanayileşme (!) üzerine oturtmuşsanız; tabii ki paranızın değerini, yüksek faizle kısa vadeli sermeye çekerek yukarıda tutacaksınız, tekelci yapıların içeride ara malı sanayiyi öldürüp ucuz kurdan ithalat yapmasını sağlayacaksınız, böylece ara malı ithaline bağlı açık vermek kaderiniz olduğu gibi, bunların dayattığı para ve maliye politikaları da vazgeçilmez, tek doğru amentü olacak. Şimdi ben diyorum ki, kafası bu safsatalarla dolu ve iktisatçı diye ortalıkta gezinen zevata; hadi orda n!

İşte yapacaklarımız!

Burayı geçelim; Türkiye, bu safsataları tüketti ama büyük bedeller ödeyerek tüketti. Peki ne mi yapacağız, şunu; Kalkınma Bakanlığı’nın 10. Beş Yıllık Kalkınma Planı belgesine bakın. Buradaki sanayi ve bilgi toplumuna geçiş başlıklarını hayata geçirmek doğrultusunda; Türkiye’nin ekonomi ile ilgili bütün kurumları, başta TCMB, ipliği pazara çıkmış bu soygun politikalarından vazgeçecek. Faizler, bu ülkede daima ortalama sanayi kârlılıklarından aşağıda olacak. TL rekabetçi ve gerçek değerinde olacak. Enerji yatırımları, girdi tedarikini ve ihracatı destekleyen altyapı yatırımları ve beşeri sermayeyi destekleyen eğitim, sağlık, ulaştırma ve diğer sosyal yatırımlardevam edecek. Uzun vadeli küresel yatırımları çekecek yatırım ortamını iyileştiren reformlarını yapacağız. Ar-Ge getiren küresel yatırımları çeken ve Ar-Ge oranını GSYİH içinde yukarı tırmandıran adımları atacağız. Ve en önemlisi Türkiye, 2014 ve sonrasında ortalama yüzde 5’in üzerinde büyüyecek, cari açığı da düşürerek…

Hani nerede siyasi kırılganlık?

Gelelim şu siyasi kırılganlık meselesine; nerdeymiş bu siyasi kırılganlık? Türkiye’nin doğusunda kirli bir savaş varken, altı ayda bir değişen, askerin postal sesini kapı arkasında bekleyen, asker düdük çalınca kapı arkasından fötr şapkasını alıp giden siyasetçiler ve koalisyon hükümetleri zamanında siyasi kırılganlık yoktu değil mi?

Şimdi Türkiye’de kırılganlık var diyen, içeride ve dışarıda bu ülke aleyhine her dolabı çeviren sermayeye göre, ülke iç savaşın eşiğindeyken kırılganlık yoktu değil mi? Tam şu sıra Türkiye, hem içeride hem de bölgede demokrasiye bağlı bir siyasi istikrarın adımlarını atarken mi siyasi kırılganlık oluyor?.. Ben de şunu iddia ediyorum; Türkiye, tarihinin en sorunsuz ve en şaibesiz, vesayetten uzak Cumhurbaşkanı seçimini yapacak. Eğer aday olursa Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı seçecek… Halkın siyasi tercihleri ilk defa bu kadar yukarıya taşınıyor ve bu gerçek demokratik bir siyasi istikrardır.

Erdoğan’ı seçtirecek üç temel yönelim…

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması ekonomik olarak Türkiye’yi olumlu etkileyecek bir gelişmedir. Çünkü halkın seçtiği bir Cumhurbaşkanı gücünü tereddütsüz kullanacaktır. Bu, 2015 seçimlerinin sonuçlarını bile gölgede bırakacak bir belirginliktir. Çünkü Erdoğan’ın üç temel ve vazgeçemeyeceği yönelimi var ki, bunlar, onu var eden, ona desteği sağlayan yönelimlerdir.

Birincisi Kürt barışı, yani çözüm sürecidir; Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması, yasal düzenlemelerle bu sürecin kalıcılaşmasına büyük katkı yapacaktır. İkincisi Türkiye’nin yapıcı ve barışa dönük yeni bölgesel dış politikasıdır. Özellikle Rusya’nın Kırım ilhakinden sonra bu politika, Batı tarafından da anlaşılmaya başlanmıştır. Bu politikaya bağlı olarak enerji yatırımları ve Pasifik’ten gelen transit yol geçişleri Erdoğan’la belirginleşen ve sınır değiştirecek önemde gelişmelerdir. Ve nihayet ekonomide, bir avuç tekel ve bunların dayandığı küresel egemen sistem lehine çalışan yerleşik sistemin bitirilmesi; buna bağlı olarak yeni rekabetçi, dışa açık ve benim yukarıda anlattığım kalkınma persfektifinin bunun yerine geçmesi… İşte bu üç temel Erdoğan yönelimi, halkın seçtiği bir Cumhurbaşkanlığı müsessesi ile kalıcılaşabilir ve bu da yalnız Türkiye’de değil, bölgede de demokratik siyasi istikar demektir…