Hep birlikte yiyoruz!

  • 02 Mart 2014 Pazar

Türkiye’de son 6 yıldır; yani 2008 yılından beri üç temel alanda çok büyük bir kaynak aktarımı var. Bu üç temel alan; a) Güneydoğu Anadolu Projesi’nden (GAP) başlamak üzere, Doğu’ya aktarılan kaynaklar b) Şehirlerarası ve büyük şehirlerde başlatılan ulaşım projeleri c) Eğitim ve sağlık alanlarına ayrılan bütçe… Bu süreç, 2008 yılında GAP Eylem Planı’nın kabul edilmesiyle başlamıştır. Yaklaşık 30 milyar TL olan bu eylem planı bütçesi, bölgede üniversitelerin ve kalkınma müesseselerinin bütçeleri ile de desteklenmiştir. Yani 2008’den bu yana, bölgede kurulan devlet üniversiteleri, eğitim bütçesi, kalkınma projelerine ayrılan paylar ve ulaştırma -duble yollar, tüneller- bütçeleri ile bu toprakların gördüğü en büyük devlet yatırımları yapılmış ve bu yatırımlar şimdi de -çözüm süreci ile birlikte- artarak devam etmektedir. Daha önceki darbe ve vesayet dönemlerinde, korucu müessesesi dahil, savunma bütçesi adı altında silah sanayine aktarılan miktarı -bütçeyi- 2008’den bu yana, bölgedeki GAP, eğitim, ulaştırma, sağlık ve altyapı yatırımları geçmiştir. Yine 2008’den bu yana, eğitim ve sağlık bütçelerinin hem etkin olduğunu görüyoruz -yapılan yatırımlardan en geniş kesimce yararlandırılması anlamında- hem de bu bütçelerde düzenli -en azından savunma bütçesini aşan- bir artış görüyoruz. Aynı şekilde, limanlar ve duble yollarla, ulaşım bütçesi de etkin ve çarpan etkisi çok yukarıda olacak şekilde sürdürülmüştür.

Çarpan etkisi büyük yatırımlar

Benim bu konudaki en çarpıcı örneğim; Gaziantep-Kilis Organize Sanayi Bölgelerini, İskenderun Limanı’na bağlayan tünel-duble yol yapımı ve yine Kilis-Ankara-İstanbul karayolunun -Gülek Boğazı ve Bolu Geçişleri dahil- gerçekleşmesidir. Çünkü bu bağlantılar çok stratejik bağlantılardır. Örneğin Gaziantep’teki Organize Sanayi Bölgeleri’nin İskenderun gibi bir limana neden daha önce bu şekilde bağlanmadığını ya da Kilis gibi bir yerde neden OSB’lerin yeni kurulduğunu sorabilirsiniz; bunun yanıtı da açıktır; daha önce Türkiye’yi yönetenler, tekelci sermayenin belkemiğini oluşturduğu oligarşinin istediği yatırımları yapıyorlardı ancak; İstanbul’da, Kocaeli’nde, İzmir’de öbeklenen sanayinin, Gaziantep’te, Kilis’te bir işi yoktu; tam aksine buraların geri kalmasını ve buralarda yatırım yapılmamasını istiyordu. Buralardaki girişimcilerin ancak kendilerine bağlı, kendilerinden mal alan bayiler ya da müşteriler olmasını istiyorlardı. Bundan dolayı, Türkiye’de batıda öbeklenen ve devlet olanaklarıyla büyüyen yağmacı sermaye, doğuda yatırım yapılarak, kendisine rakip ve dış pazarlara açılan yeni bir sermaye sınıfının çıkmasını istememiş, doğuda feodal yapıyı tümden çözecek bir toprak reformu yapılmasını ise sürekli engellemiştir. Türkiye’nin tarımda hâlâ en büyük sorunu, büyük toprak sahiplerinin elindeki atıl topraklar ya da bölünmüş, etkin olmayan küçük aile işletmelerinin varlığıdır. Toprakta bölünmeyi önleyecek miras hukuku ve büyük verimli arazileri etkin kılacak doğru dürüst bir toprak reformu bile bu yüzden yapılmamıştır.

Nerden bu kaynak?

Peki, yüz milyarlarca doları bulan bu kaynak milli bütçeyi sarsmadan, hatta giderek bütçeyi düzelterek nasıl sağlanmıştır? Çok açık, Türkiye, daha önceki yıllarda kamu borçlanma gereğini yukarıda tutarak faizleri sürekli olması gerekenden daha üstte belirlemiş, faizlerin düşük olduğu yıllarda ise enflasyonu çok yukarıda tutarak enflasyon yoluyla kaynak aktarmıştır. 1960’larda başlayan darbeci süreç, enflasyonla tekelci sermayeye kaynak aktarım mekanizmasıdır. Bu süreç, 12 Mart 1971’deki darbeyle tahkim edilerek sürmüş ve bu dönemde, özellikle 76’dan 80’lerin başına kadar olan Demirel hükümetleri, yüksek enflasyon mekanizması ile hem dışarıya hem de tekelci sermayeye kaynak aktarmışlardır. Tabii bütün bu dönemde, hem ekonomik hem de siyasi kontrolün askeri vesayeti yönlendiren oligarşik diktanın elinde olduğunu söylemeye gerek yok. Seksenlerden sonra Türkiye, çarpık ve hızlı bir ‘liberalleşme’ daha doğrusu dışa açılma programı uyguladı. Ücretler, 12 Eylül’ün de baskısıyla düşürüldü. Kamu harcamaları denetim altına alındı; enflasyonla mücadele başladı; ihracatın, düşük emek ve değersiz yerli parayla öne çıktığı bir dönem başladı. Böylece, dışarıya ve içerideki tekelci yapılara kaynak aktarımı, ağırlıklı olarak, yüksek enflasyon yerine, düşük ücretle olmaya başladı. Doksanlı yıllar tam bir finans ve devlet yağmasıydı. Özelleştirmeler, devletin ve kamu yatırımlarının talan edilmesi olarak kullanıldı. Bu dönem, Kürtlere baskıların ve savaşın tırmandırıldığı, devletin yağmalandığı karanlık bir dönemdir. Nitekim bu karanlığın son halkası 28 Şubat darbesidir.

İktidar olma mücadelesi

İki binli yıllar, AK Parti’nin ‘milli görüşten’ gelen kadrolarının iktidar olma mücadelesi ile başladı. Darbe teşebbüsleri dönemidir 2008’e kadar olan dönem. 2008’de özellikle Başbakan Erdoğan’ın yeter dediğini, GAP Eylem Planı ve IMF ile anlaşma yapılmaması ile gördük. Bu tarih bir kopuş ve AK Parti’nin kapatma davasına ve daha önceki 2007 muhtırasına da direnerek iktidar olmaya başlamasının tarihidir.

İşte bu tarihten sonra, Erdoğan Hükümetleri, 28 Şubat öncesi Erbakan ve ekibinin yapmaya başladığı ama darbe nedeniyle yarım bıraktığı ‘işleri’ yapmaya başladı. Yani kamu borçlanma gereğini düşürecek bir bütçe disiplini ve etkinliği sağlandı. Daha önce enflasyon, yüksek faiz, gereğinden fazla düşük ücretler, gereksiz silahlanma harcamaları gibi temel mekanizmalarla tekelci sermayeye ve dışarıya aktarılan kaynaklar, bütçede altyapı, limanlar, yollar, eğitim ve sağlığa ayrılmaya başladı. Seçim dönemlerinde bile, hayli hatırı sayılır faiz dışı fazla veren AK Parti hükümetleri, Türkiye’de kamu borçlanma gereğini hızla düşürdü; bu, aynı zamanda faizlerin de düşmesi anlamına geliyordu. Böylece müthiş bir kaynak açığa çıktı.

Döviz borçlarını halka yıkmak istiyorlar

Nitekim bugün ekonominin üç temel alanına bakalım; yani hane halkları, kamu ve özel sektör… Bu üç temel alanda döviz borcu, yalnız özel sektör, özellikle tekelci sermayenin öbeklendiği özel sektör ağırlıklıdır. Hane halklarının döviz fazlası vardır. Yine kamunun döviz borcu tehlikesi yoktur. Bugün ‘TL, gereksiz değerli olsun, faizler yukarı çıksın’ diyen bir finans oligarşisi var ve bu azınlık, yüksek döviz borcunu hepimizin üzerine yıkmak istiyor; 17 Aralık darbe girişiminin -tıpkı 28 Şubat gibi- en önemli nedenlerinden biri budur.

Metrolarda, duble yollarda, hastanelerde yiyoz ‘sizin’(!) dolarları!

Bugün İstanbul gibi bir metropolde düşük gelirli bir İstanbullu, bir holding patronundan çok daha konforlu ve hızlı seyahat ediyor. Şimdi kendinizi bu holding patronunun yerine koyun, altınızda beş yüz bin avroluk araba, trafikte bekliyorsunuz, içinizden ‘bu sıkışıklıkta, bu nakit yokluğunda, üstelik Fed’in bunu yapacağı belliyken, şu metrolara, yerin altına şu çulsuzlar için milyar dolarlar gömülür mü, bu çulsuzlar için milyar dolarlık trenler ithal edilir mi; bu cari açık varken, alacağın olsun Tayyip’ diye söylenmez misiniz, ben olsam söylenirim, hatta hiç gözünün yaşına bakmam devirmeye bile kalkarım. Ama ben metroyla seyahat eden, dar gelirli bir İstanbulluyum; her metroya bindiğimde, yiyoruz diyorum, yiyoruz çatır çatır, şu tekelci sermayeye gidecek dolarları… İçimin yağları eriyor… Ama az yapıyor bu tekelci sermayeye Erdoğan az; işte bu yanını eleştiririm… Gerisi helal olsun.