Artık diktatörlük zor zanaat

  • 20 Eylül 2011 Salı

Cecil Rhodes, bütün Afrika’yı sömürgeleştirmek için daha 1880’lerde kolları sıvamış ve Cape Town ile Kahire arasında kesintisiz bir demiryolu fikrini ortaya atmıştı. Cecil Rhodes, Britanya’nın, Afrika’yı sömürgeleştirmek için Afrika’ya ihraç ettiği en büyük sömürgecilerden biridir. Afrika’da kurduğu De Beers şirketi ile bir sömürgeci iş ve devlet ‘adamı’ olmayı başaran Cecil Rhodes, kendini şöyle ifade ediyordu: ‘Benimsediğim fikir, toplumsal bir sorunun çözümüdür; yani, Birleşik Krallık’ın 40 milyon sakinini kanlı bir iç savaştan korumak için, biz sömürgeci devlet adamları, nüfus fazlasını yerleştirmek, onlar tarafından fabrikalar ve madenlerde üretilecek ürünlere yeni pazarlar sağlamak için yeni topraklar ele geçirmeliyiz. Eğer iç savaştan kaçınmak istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız.’ Rhodes görüldüğü gibi oldukça samimi bir sömürgeci idi. Ancak tabii ki onun kaçınmak zorunda olduğu iç savaş İngiltere gibi ülkelerle ilgili. Rhodes’un demiryolu ilerledikçe Afrika’da da iç savaş aynı hızla ilerliyordu. Rhodes, 1902’de Cape Town’da öldü. Aslında yapmak istediklerinin çoğunu yaptığını söyleyebiliriz. 20. yüzyılın başında Cape Town’dan Kahire’ye Afrika sömürgeleştirilmişti ve şu yaşadığımız günlere kadar yeraltı kaynakları yağmalanacak ve iç savaşlar hiç durmayacaktı. Ancak hem Ortadoğu’da hem de K. Afrika’da, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Rhodes tipi işadamı-siyasetçi ‘yabancılar’ yerlerini yerel diktatörlere bıraktılar. Çünkü Britanya’nın doğrudan sömürgeleştirme devri kapanmış, ABD’nin ‘bağımsız’ ulus-devletler zamanları başlamıştı. Yeni dönemin iş ve devlet adamları, ‘bağımsızlık’ kisvesi altında Albay Kaddafiler, Nasırlar, sonra da Esad gibi aileler olacaktı. Şimdi, nasıl Cecil Rhodes’ların devri bittiyse bu yerel diktatörler devri de bitiyor.

İşte bu anlamda şu yaşadığımız hafta tarihi olarak oldukça ironikti. Özellikle Sarkozy ve Cameron’ın Trablus’ta bizim HEPAR mitingine dönüşen çaresiz şovları Rhodes’un kemiklerini sızlatmıştır. Avrupa’nın çaresini hâlâ bulamadığı krizin ortasında geriye dönüp sömürgecilikten medet umması anlaşılır gibi gözüküyor ama tabii bunun sonucu yok.

Tunus’da içilen kahvenin hatırı

Trablus’taki ‘Şehitler Meydanı’nda Başbakan Erdoğan’ın, güvenlik riskini göze alarak, namaz kılması bana yeni bir bütünleşmenin başlangıcı gibi geldi. Bu oldukça sembolik, belki de program dışı davranış, hemen 20. yüzyılın başında, parçalanmaya başlayan bir coğrafyayı yeniden birleştirecek, sınırların sadece idari mekanizmayı kolaylaştırmak için ayakta kaldığı yeni bir dünyanın ilk tarihsel işaretlerinden biri olabilir. Tunus’da da oldukça ilginç görüntüler vardı. Başbakan Erdoğan ve yanındaki bakanlar, bizim Eminönü’ndeki Mısır Çarşısı’nı andıran çarşıda sıkış-tepiş bir mekanda yan yana oturup kahve içtiler. Yani Türkiye’nin Başbakanı ve kabinenin yarısı iç savaştan yeni çıkmış bir ülkede şöyle 20 metrekarelik bir mekana sıkışıp esnafla sohbet etti.

Bu rahatlığın tarihsel bir yanının olduğu tartışma götürmez ama bundan daha fazla bu rahatlık, sürecin bundan sonrasını da anlatıyor. Aslında Türkiye’ye duyulan ve bir bütünleşme iradesine giden ‘siyasi sempati’ kendi güçlerini ve geleceklerini görmeleri ve ona dokunmaları. Hiç şüphesiz bu bölge, bundan sonra da yeraltı zenginlikleri ve pazarları için kapitalizmin en önemli kapışma alanlarından biri olacak; ama en azından bu ülkelerin halkları, artık bu zenginlikler için eşit koşullarda, diktatörlerin ve onların oluşturduğu oligarşilerin ‘komisyonculuğu’ olmadan, pazarlık etme şansını elde ediyorlar.

Hükümetlerin, devletlerin giderek şeffaf olmak zorunda olacakları ve dolayısıyla bir gün yaptıklarının hesabını mutlaka vermek zorunda kalacakları yeni bir döneme çoktan adım attık. Artık gerçekler tarih olmadan karşımıza geliyor. Diktatörlüğün en zor ‘iş’ olduğu zamanlara çoktan ayak bastık.

Geçen hafta Hrant haftasıydı. Hrant Dink’in doğum günü olan 15 Eylül’de adına düzenlenen gecede Dink ödülleri, Ahmet Altan ve Meksikalı gazeteci Lydia Cocho’ya verildi. Bu seçimin bu sene de Hrant’ı ve onun çizgisini anlattığını düşüyorum. Ancak hâlâ Hrant’ı öldüren mekanizmanın kilit ‘adamları’ aramızda dolaşıyor. Şunu unutmayalım: Hrant ve Hrant cinayeti artık bu ülke için çok şeyi anlatan bir semboldür. Bunu aydınlatmadan geleceğe bakmamız çok zor.