Güncel çarpıtmalar ve gerçekler…

  • 26 Nisan 2018 Perşembe

Seçimlere iki aydan az bir süre kaldığına göre, Türkiye ekonomisinin 2018 yılı ikinci çeyrekten başlayarak, önümüzdeki beş yıl için nasıl bir yol izleyeceğini tam şimdi konuşmak gerek.

Türkiye ekonomisinin yol haritası konusunda, bütün Erdoğan dönemlerinde ama en çok da 2008’de IMF ile Stand-By anlaşmaları sürecinin bitirilmesinden sonra, yapılan tartışmaların oldukça yanlış bir düzlemde yapıldığını öncelikle söyleyelim. Bu yanlışlık şudur: “Cumhurbaşkanı Erdoğan, başta faiz meselesi olmak üzere, ekonominin temel başlıklarını ele alırken, iktisat bilimi düzleminden ziyade siyasi hatta popülist bir yere kayıyor. Oysa ekonominin, piyasanın ‘gerçekleri’ çok başka. Siyasetin günün sonunda ‘piyasa gerçeklerine’ gelmesi lazım, buradaki her gecikme bize pahalıya mal oluyor.”

Alçaklığın son noktası…

Bu tezi savunanlar o denli yaygın ki bu tez, son yıllarda “belli” çevrelerde adeta günlük siyaset üstü kabul gören bir argüman haline dönüştü. Böyle olduğu ölçüde de tam bugün Erdoğan karşıtlarının ortak paydalarından biri oldu. Esasında bu tez, çok önceden beri FETÖ bağlantılı iktisatçıların “liberalizm” adı altında, FETÖ’nün ideoloji fırınında pişirdikleri ve seçim öncesi, Erdoğan karşıtı muhalefetin hizmetine, bir ortak argüman olarak, sunacakları politik harçtı. Tabii böyle bir söylemi “siyaset üstü” bir argümana dönüştürdüğünüzde bunun altını da doldurmanız gerekir. Burada da her zaman Goebbelsvâri yalan makineleri devreye girmiştir. Geçen hafta bu yalanların şahikasını bir yerde okudum: “Türkiye, yavaş yavaş bir kambiyo kontrol rejimine gidiyor.” Evet, sonunda buraya kadar geldiler ve kadar da alçaldılar.

Ancak burada önemli olan, bu çukurlaşmış seviye değil, burada önemli olan Türkiye’nin, seçim sonucu ne olursa olsun, Cumhurbaşkanı’nın ekonomi için ısrarla çizdiği yolun ne olduğudur ve bunun doğru anlatılmasıdır.

Bunu anlatmak için çok geriye gitmeyelim; Türkiye’nin 80’li yılların sonundan itibaren 2001 krizine kadar olan yolunu ve 2001-2008 ve 2008-2018 dönemlerini karşılaştıralım. Bu kapsamlı karşılaştırma bu yazının sınırlarını aşar ama biz burada en azından şunu yapalım:

Yakın geçmiş ve güncel…

Türkiye, 12 Eylül’ün de etkisiyle 80’lerin sonundan 2001 krizine kadar olan zaman diliminde, tam bir kamu soygunu ve kamu kaynaklarının, yüksek faizlerle dışarıya aktarılması sürecini yaşadı. Kamu kesimi açıkları, 2001 krizine değin, özellikle 90’lı yıllar boyunca katlanarak büyüdü. Bu durum, reel faizleri yukarı çekiyor ve kamunun yüksek borçlanma faizleri hem genel hem de kamu dengelerini daha da bozuyordu. Bütün bu dönemde, kamu bankaları ünlü “görev zararı” politikasıyla buraya su taşıdı ama en önemlisi Merkez Bankası’nın yüksek devalüasyonla sonuçlanacak, değerli yerel parayı hedefleyen para politikasıydı. Kamu kesiminin TL ve döviz olarak tüm iç ve dış borçları 1990 yılında yüzde 40 civarındayken bu oran, 2001 krizi öncesi yüzde 90’lara ulaşmıştı.

Kamu bankalarının görev zararı ve Merkez Bankası’nın sabit kur rejiminin sonucu para basmaktı; para basmanın da sonucu, yüksek enflasyon ve devalüasyon süreciydi. Böylece 1987-2001 arasında enflasyon, hiçbir zaman, yüzde 40’ın altına düşmedi. Tabii ki bu sürecin tamamlayıcısı Hazine’nin, yüksek faizden tahvil ve bono satarak iç piyasadan borçlanmasıydı. 1989 yılındaki düzenlemeyle dış borçlanma üzerindeki kısıtlar da kaldırıldı ve değerli TL- yüksek faiz çevrimine, hızlanarak artan dış sıcak para da dâhil olmuş oldu.

2001 krizi, bu temel paradigmayı değiştirmedi ama kur rejiminde, zorunlu olarak, sona gelinmişti ve Türkiye, 2001 krizi sonrası dalgalı kur rejimine geçti. Ancak TCMB’sının enflasyon hedeflemesi, serbest kur rejiminin tam anlamıyla uygulanmasına izin vermiyordu. Enflasyon, neoliberal teorinin ön kabulü olarak, parasal bir olguydu ve böyle olunca yalnız parasal önlemlere çözülürdü. Bu tezin yanlışlığının en somut örneği Türkiye ekonomisidir.

Ama bu yanlış anlayıştan, Cumhurbaşkanı’nın bütün uyarılarına rağmen, vazgeçilmedi. Böylece, TCMB dalgalı kur rejimine rağmen, enflasyon hedeflemesi adı altında, yüksek faiz üzerinden kuru da hedefledi. Böyle olunca, dalgalı kur rejiminin esası olan tam serbest piyasa koşulları hiçbir zaman gerçekleşmedi.

Başından beri Cumhurbaşkanı Erdoğan, enflasyonun, yalnız parasal bir olgu olmadığını, yapısal üretim kökenli bir mesele ve bir sonuç olduğunu söyleyerek, yüksek faizin ve yüksek finansman maliyetlerinin enflasyonun en büyük nedeni olduğunu söyledi. Esasında bu tez, ne piyasa ne de Türkiye’nin gerçeklerine aykırıydı; tam aksine, reel ekonominin, piyasanın ve Türkiye’nin olduğu gibi, bütün gelişmekte olan ekonomilerin gerçeğiydi.

Türkiye’nin son 30 yıldaki yüksek faiz-enflasyon-devalüasyon sarmalı piyasa dışı bir çıkmaz sokaktır. Türkiye, bu kısır döngüden çıkmalıdır.

Bu çıkmaz sokak, zorunlu olarak, TCMB’nin bağımsızlığına, elindeki para politikası araçlarını kullanmasına da engeldir. Para politikası otoritesini sürekli yüksek faiz ya da yüksek devalüasyon sarmalına sokan bir tuzaktır ve kesinlikle serbest piyasa koşullarına, dışa tam açık, hakkıyla dalgalı kur rejimi uygulayan bir ülkenin amaçlarına da aykırıdır.

Bugün, Cumhurbaşkanı’nın söylediklerini piyasa dışı diye çarpıtanların tezlerinin, gerçekte piyasa dışı olduğu ispatlanmıştır. Şimdi bu tezleri “liberalizm” diye savunanlar, esasında doksanlı yıllardaki yüksek kamu borç ekonomisini savununlardır. Aynı kafalar, şimdi de yüksek faiz ve gereksiz değerli yerel para ile borca ve sıcak paraya dayalı, piyasa dışı tekelci bir ekonomiyi savunmaktadır.

İşte Türkiye, yeni dönemde bu kısır döngüyü aşacak, dışa tam açık, insan merkezli kapsayıcı bir büyümeyi ve gerçek anlamda rekabetçi bir piyasa ekonomisini inşa edecek, bu yönde bütün reformları yapacaktır.