‘Hz. Ömer neden tek kuruş miras bırakmadı ?’

  • 16 Ağustos 2011 Salı

Şu krizin Türkiye’ye uğrayıp uğramayacağı konusunda sanıyorum herkesin kafası karıştı. Geçen gün Babacan, ‘artık otobanda değil, tek şeritli yolda gideceğiz; dikkatli harcayın’ dedi. Biliyorsunuz Başbakan ise ‘harcayın ama israf etmeyin’ demişti. Aslında bu harcama ve israf kavramları arasındaki fark hem bize içinde bulunduğumuz dönemi (krizi) hem de kriz sonrasında nasıl bir dünya aramamız hakkında önemli ipuçları veriyor. Ama biraz soyut kaçabilecek bu konuya girmeden önce, bu yılı ve hemen sonrasını nasıl geçireceğimiz konusundaki tahminimi yazayım: Geçen yılın son iki çeyreğinde yakalanan, istihdam ağırlıklı yüksek büyüme temposu düşecek. Eğer ki ekonomi yönetimi, seçim öncesi ve sonrası vaat ettiklerini gerçekleştirmek doğrultusunda acil adımlar atarsa, ayrıca Merkez Bankası şu an girdiği yoldan iç ve dış baskılar sonucunda çıkmazsa, Türkiye bu kaosu-krizi demiyorum- görece kolay atlatır.
Şimdi gelelim iftar tartışmaları ile alevlenen kapitalizmin artık aşılması gerektiği, bu bağlamda alternatif bir ekonomi ‘ağır’ meselesine…

Şu sıralar bu alternatif ekonomi tartışmaları en çok İslami kesimin belli çevrelerince dile getiriliyor. Oradan başlayacağım. İhsan Eliaçık bir makalesinde şöyle yazıyor: ‘Eğer maddi zenginlik Allah’ın kulları üzerinde görmek istediği nimet ise, bunu en çok kimin üstünde görmek isterdi? “Âlemlere rahmet” olarak gönderilende değil mi? Neden yok peki? Neden? Hz. Ebubekir’de neden görünmedi bu nimet? Varken neden yok oldu? Zenginken Müslüman oldu, fakat sonra neden Müslümanken zengin kalamadı? Neden? Hz. Ömer, Hz. Ali neden tek kuruş miras bırakmadı? Neden? Niçin? Akılları ermiyordu ha? Belki de ticaretten anlamıyorlardı? Oyun kurmayı, fırıldak çevirmeyi bilmiyorlardı, öyle mi? Peki, Hz. Peygamber Abdurrahman bin Avf’ın ticaret kervanını neden üç kez sıfırlattı, dağıttırıp infak ettirdi? Hz. Fatıma’nın kolunda altınlar görünce neden koluna vurup “Ateş bunlar, at” dedi?’ İslam’ın geleneksel kaynakları ve tabii Kur’an, Eliaçık’ın yukarıdaki sözlerini doğrular. İslam’ın ekonomi için oluşturduğu normlar, bütün zamanlarda geçerli olabilecek ‘insani’ doğrular üzerine oturmuştur. Bu normlar, israftan, savurganlıktan ve bunların kaynağı olan sömürüden kaçınılması anlayışını örer.

Başka bir ekonomi mümkün!

Siz gelir dağılımımın sürekli bozulduğu ve tekelleşmenin hâkim olduğu bir sistemde israfı önleyemezsiniz. İsraf ve yoksulluk birbirini doğuran iki dinamiktir ve bu kapitalizmin özüdür. Kapitalizmin iktisadi anlatısının özünü oluşturan geleneksel hâkim iktisat anlayışı, onun bir kıtlık ekonomisi olduğunu söyler ki bu doğrudur. Kapitalizm kıtlık yaratır. Metaların (ticarete konu olan malların) kullanım değil ama değişim değerlerinin geçerli olması ve bunun üzerinden fiyatlandırılması bolluk değil kıtlık yaratır. Bunun dışında Bediüzzaman’ın ecir (ücret) devri dediği kapitalizmin en önemli sorunlarından birisi talep yetersizliğidir. Krizlerin en önemli nedenlerinden birisi talebin, belli bir doygunluk noktasından sonra, giderek artan bir hızla düşmesi ve atıl kapasitelerin oluşmasıdır. Sistemin özgün işleyişinden kaynaklanan bu hastalıklı durumu gidermek için, kapitalizm aşırı tüketimi pompalamakta ve israfı teşvik etmektedir. Ayrıca talep düşüşü ve emeğin verimliğindeki azalışa paralel olarak, kar oranlarının düşmesi de sistemde faiz üzerinden sağlanan aşırı finansallaşma ile telafi edilmektedir. O halde tam burada karşımıza iki önemli sorun ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi kapitalizmin anarşik işleyişi ve bu işleyişin tekelci bir yapıya evrilerek krizi sürekli bir hale getirmesidir. Ancak bu sürekliliğe dönüşen sorunun halli için sistem, faizin başrol oynadığı bir tekelci finansal düzenlemeyle üretim alanlarından çekilerek finansallaşmayı ekonominin tüm alanlarına yaymakta ve ekonomideki üretim faktörlerinin aldıkları pay, atıl sermaye lehine, faiz aracıyla sürekli artmaktadır. Bu da ikinci önemli sorunumuzdur ve şüphesiz ki bu durum sürdürülebilir bir durum değildir. O halde ilk hareket noktamız en azından temel ihtiyaç mallarında bir bolluk ekonomisi oluşturmak olmalıdır. Yani yeme, içme, sağlık, eğitim, barınma vb. temel insani mal ve hizmetler meta değil, birer ihtiyaç maddesi olarak ekonomide yerlerini almalıdırlar. Çalışamayanlar bu mal ve hizmetlere sivil-kamusal girişimlerle ulaşmalıdır. Bu mümkündür. Ama bu, ancak adil paylaşımı mümkün kılacak bir iktisadi düzen ile olur.